Denizin ortasında, kayaların üzerine kurulmuş bir ev vardı.
Güneş bulutların arasından çıktığında önce kiremitler aydınlanıyor, sonra ışık duvarlardan aşağı süzülerek kıyıya ulaşıyordu. Adanın bir yanında iki sivri kaya sudan yükseliyordu. Dalgalar aralarına doluyor, beyaz köpüklerini diplerine bırakıp çekiliyordu. Evin yakınındaki yapraksız ağacın dallarında hiçbir kıpırtı yoktu. Açıkta birkaç kuş dönüyordu.
Ardından denizin rengi değişti.
Suyun üzerindeki uzun, sarı parıltı parçalandı. Birbirini izleyen dalgalar yükseliyor, kayalara daha yukarıdan vuruyordu. Köpük, kıyının girintilerinden taşarak toprağa ulaştı. Gökyüzündeki açıklık daralırken adanın ardında koyu bir burgaç oluştu. Alt ucu denize yaklaşan karanlık, kendi çevresinde kıvrılıp kabardı.
Ev aynı yerdeydi. Çatısı, bacası, küçük pencereleri hâlâ seçiliyordu. Ama artık ona ulaşabilecek bir kıyı yokmuş gibi görünüyordu.
İstanbul’da vapurlar iki yaka arasında gidip geliyordu.
Güneş, kubbelerin bir yüzünü aydınlatmış, öteki yüzünü gölgede bırakmıştı. Yamaçlara yayılan evlerin camlarında küçük ışıklar yanıp sönüyordu. Suya bakıldığında, geçip giden her teknenin ardında ayrı bir iz görülüyordu; izler birbirine karışıyor, bir süre sonra kayboluyordu.
Ufuktaki bulutlar kalınlaştı. Kuşlar yükseldi. Önce birbirinden kopuk küçük kümeler hâlinde uçtular; sonra göğün açık kalan bölümünde, yönünü sürekli değiştiren koyu bir kalabalık oldular. Deniz kabardıkça vapurların çevresindeki beyazlık genişledi. Şehrin üstüne doğru uzanan bulutların kıvrımları, minarelerin arkasını kapatıyordu.
Dostlar Kahvehanesi’nde pencere kenarındaki masaya çay gelmişti.
Camdaki yazının gölgesi, masaya ve bardakların arasına düşüyordu. Duvarlar eski fotoğraflarla doluydu. Saatin altında asılı paltoların kolları birbirine karışmıştı. Daha büyük bir çerçevede, yıllardır aynı yerde duruyor gibi görünen bir söz vardı: İyi insanlar güzel günler görecek.
Bıyıklı adam çayını elinde tutuyor, karşısındaki gözlüklü adam konuşurken gülümsüyordu. Gözlüklü adamın iki parmağı havadaydı; sözüne onlarla bir şey ekliyordu. Masanın öbür ucunda oturan genç, yanağını eline dayamış, sokağa bakıyordu. Koyu saçları alnına dökülmüştü. Önündeki bardağa henüz dokunmamıştı.
Bıyıklı adamın gülümsemesi silindi.
Bardağı ağzına götürecekmiş gibi kaldırmıştı, fakat içmedi. Parmaklarının arasında tuttuğu ince cam, bir süre o yükseklikte kaldı.
— Geldi.
Gözlüklü adam elini indirdi. Bir şey söylemek için araladığı dudaklarını kapattı; yumruğunu ağzına yaklaştırıp öne eğildi. Yanındaki adamın bakışları masaya düştü. Genç, pencereden başını çevirdi. Bardağına uzandıysa da onu kaldırmadı.
Az önce konuşurken birbirlerine dönük olan yüzler artık aynı masanın farklı noktalarına bakıyordu. Bıyıklı adam boşta kalan elini alnına götürdü. Parmakları saçlarının arasına girdi. Başını o elin ağırlığıyla birlikte eğdi.
Dışarıda tramvay kalabalığın arasından ilerliyordu. Kahvehanenin önünde gazeteye eğilmiş yaşlı bir adam, okuduğu satırdan başını kaldırdı. Kasketinin altında yüzü kırıştı. Az ileride, açık renk pardösülü bir kadın çantasının askısını daha sıkı kavradı. Yürümeyi sürdürdü; sonra adımları kısaldı.
Telefonuna bakan genç adamın başparmağı ekranın üzerinde durdu. Yanından geçenler omuzlarına sürtünüyordu. Gözlerini kaldırmadan, bir süre aynı noktada kaldı.
Kalabalıkta kimi elini ağzına götürüyor, kimi başını öne eğiyordu. Başörtülü bir kadın gözlerini kapattı. Parmaklarını dudaklarına bastırdı. Yaşlı adam gazeteyi dizlerine indirmişti; karşısındaki sokağa bakıyor, elini burnunun ve ağzının üzerinden çekemiyordu.
Kahvehanenin camında hâlâ gün ışığı vardı. İnsanların yüzleri gölgelenmişti.
Kriz Koordinasyon Merkezi’nde duvarı kaplayan ekranlardan biri Türkiye haritasını gösteriyordu. Haritanın üzerine dağılmış yeşil, sarı ve kırmızı noktalar, bilgisayarların başındaki görevlilerin yüzlerine yansıyordu.
Ulaşım başlığının altında metro, otobüs ve havalimanı satırları normal görünüyordu. Deniz ulaşımı sınırlıydı. Hastaneler, acil servisler ve çağrı hatları için aynı kelime yazıyordu: yoğun.
Gözlüklü görevli çenesini eline dayamıştı. Önündeki raporları çevirmiyordu. Bakışı, büyük ekranların altındaki daha küçük görüntüde kalmıştı.
Ulubahçe Adası.
Canlı görüntüde kayalara çarpan dalgalar vardı. Evin yakınında bir adam duruyordu. Kamera yüzünü seçemeyecek kadar uzaktaydı. Koyu giysileri, arkasındaki taşlarla yer yer birleşiyordu.
— Hâlâ dışarıda.
Odada kimse bu sözün ardından açıklama istemedi. Kulaklıklı görevliler ekranlarına bakmayı sürdürdü.
Adadaki adam eve doğru yürümeye başladı.
Botlarının altında irili ufaklı taşlar vardı. Aralarındaki çukurlarda su birikmişti. Koyu renk montunun üzerinden sarkan uzun, yıpranmış kumaş rüzgârla sırtına vuruyordu. Saçları ensesine ve yüzünün önüne düşmüş, başını eğdikçe birbirine dolanmıştı.
Evin sıvası yer yer dökülmüştü. Altındaki taşlar, kapının iki yanında düzensiz lekeler oluşturuyordu. Adam kapıya geldiğinde elini demir halkaya uzattı. Parmakları halkanın çevresinde kapandı. Ahşap kapı aralandı; içerideki karanlık, eşiğe kadar geldi.
Adam içeri geçti.
Bir süre sonra evin önünde yalnızca yapraksız ağaç ve kayalar görünüyordu. Kapı kapanmıştı.
Merkezdeki görevli, kulaklığının mikrofonuna doğru konuştu.
— İçeri girdi.
Ekrandaki çizgiler aşağı inmeye başladı. Acil çağrılar. Sağlık başvuruları. Toplu ulaşım aksamaları. Biraz önce sivrilmiş olan eğrilerin uçları yavaşça yatıyordu. Yanlarında yeşil harflerle aynı kelime belirdi: Azalıyor.
Sokakta bir genç başını geriye kaldırdı. Ağzı aralıktı. Gözlerini kapatıp uzun bir nefes aldı. Bir kadın elini göğsünden çekmeden doğruldu. Yaşlı bir adam yüzünü göğe çevirdi; sakalının arasından görünen ağzı titriyordu. Az ileride biri iki elini dizlerine dayamış, eğildiği yerde bekliyordu.
İlk doğrulanlar hemen yürüyemedi. Başkaları onların yanından geçerken dönüp baktı. Tramvayın sesi yeniden duyulur oldu.
Kahvehanedeki televizyonda bir haber sunucusu konuşuyordu. Ekranın altında, ülke genelinde hayatın normale döndüğü yazıyordu.
Gözlüklü adam dirseğini masaya dayamıştı. Saçlarının şakakları beyazlamış, gözlüğü burnunun üzerinde biraz aşağı kaymıştı. Elini ağzından çekti ama başını kaldırmadı.
— Daha ne kadar sürecek bu?
Kahveci masanın başında duruyordu. Bordo önlüğü, göğsünden dizlerine kadar iniyordu. Çay bardağını yerine bıraktıktan sonra elini masadan çekmedi. Diğer eli katlanmış gazetenin üzerindeydi.
— Onlar başarana kadar.
Gözlüklü adam önündeki çaya baktı. Kahveci de bakışlarını indirdi. Televizyondaki sunucunun ağzı açılıp kapanıyor, altyazı değişmeden duruyordu.
Kahveci gazeteyi çevirdi.
Kâğıdın kat yeri aşınmıştı. Yeni Akış adının altındaki büyük harfler, sayfanın neredeyse bütün genişliğini kaplıyordu:
ULUBAHÇE ADASI’NA OPERASYON YİNE SONUÇSUZ
Haberde, bölgede yürütülen müdahale girişiminin hedefe ulaşılamadan sona erdiği yazıyordu. Fotoğrafta adanın iki yanında askerî gemiler vardı. Kayaların üzerindeki evin bir penceresi aydınlıktı.
Gözlüklü adam gazeteye yaklaştı. Çayını içmedi.
Denizde bir gemi bekliyordu.
Güneş ufka yaklaşmıştı. Geminin gövdesi, suyun üzerinde koyu bir çizgi hâlinde duruyor; direğindeki çıkıntılar aydınlık göğe karşı seçiliyordu. Adadaki evin penceresinden ışık sızıyordu.
İçeride, duvar boyunca uzanan raflar kitaplarla doluydu. Bazıları dik duruyor, bazıları üst üste yığılmıştı. Masada kâğıtlar, eski ciltler ve kapağı kapalı küçük bir kutu vardı. Pencerenin perdesi çekilmişti. Odanın öbür yanında, yatağın kenarından bir örtü sarkıyordu.
Adam masanın başında oturuyordu.
Montunu sandalyesinin arkasına bırakmıştı. Koyu kazağının sırtı, lambanın önüne eğildikçe ışığı kesiyordu. Omuzlarının arasından yalnızca saçlarının dağınık uçları seçiliyordu.
Önündeki deftere yazdı. Kalemin ucu satırın sonuna geldi, durdu, aşağı geçti. Elinin yanındaki çay bardağında koyu bir çay vardı. Masaya bırakılmış pusulanın camında lamba alevi yansıyordu.
Defterin sayfası ağır ağır doldu.
Altı ay önce.
İstanbul’un kıyısındaki depoların arasında, güneşin son ışığı ıslak zemine vuruyordu. Suyun ötesinde şehir yükseliyor, vapurlar ışığın içinden geçiyordu. Paslanmış metal kapının üzerine büyük bir üç rakamı boyanmıştı.
Adam kapının yanında durdu.
Uzun, koyu paltosunun etekleri bacaklarına değiyordu. Başını kaldırmadı. Birkaç adım attıktan sonra eli duvara gitti; avucunu metale bastırıp ağırlığını o kola verdi. Saçları yüzünü kapatıyordu. Omuzları her nefeste biraz yükseliyor, sonra düşüyordu.
Sırtının çevresindeki karanlık kıpırdadı.
İnce, siyah uzantılar paltosunun kenarlarından ayrılıyor, duvar boyunca kıvrılıyordu. Birbirlerine dolanıp yeniden açılıyor, ışığı kestikleri yerlerde keskinleşiyorlardı.
Adamın dizleri büküldü. Eli duvardan kaydı. Islak zemine çöktüğünde iki avucunu önüne koydu; parmakları suyun içinde açıldı.
— Yeter...
Sözü başını kaldırmadan söyledi.
Siyah kıvrımlar etrafında genişledi. Kapının yanından geçip dar sokağa uzandılar. Cephelerin arasında, saçakların altında ilerlediler. Sokağın sonunda insanlar yürüyordu.
Kıyıdaki kalabalıkta başlar eğilmeye başladı. Bir adam çantasının askısını tutarak durdu. Yanındaki kadın gözlerini yere indirdi. Telefonuna bakan bir genç, ekrana yaklaşmış olmasına rağmen artık hiçbir şeye dokunmuyordu.
Kafenin önünde oturanlar bardaklarını bıraktı. Bir kadın şakağını eline dayadı; diğer eli açık kitabının yanında kaldı. Masanın karşısında iki adam öne eğilmişti. Aralarında söylenecek bir söz varmış gibi birbirlerine dönük duruyor, konuşmuyorlardı.
Metro peronundaki kalabalık sıkıştı. Trenin kapıları açıktı. İçeridekiler dışarıya, dışarıdakiler içeriye bakıyordu. Bir adam boynunu gevşetmek ister gibi başını çevirdi. Yanındaki kadın kolunu karnına bastırdı.
Sonra sokakta biri dizlerinin üzerine düştü.
Arkasından bir başkası çöktü. Duvara yaslanmış bir adam ayakta kalmaya çalışıyordu. Parmakları sıvanın üzerinde kaydı. Yere düşen çantanın ağzı açıldı; içindekiler kaldırıma saçıldı. Kalabalığın ortasında, iki eliyle göğsünü tutan bir adam nefes almak için ağzını açtı.
Kimse ona doğru ilerleyemedi.
Tokyo’da ışıklı tabelaların altında bir araç, yaya geçidinin üzerinde durmuştu. Farları yerdeki insanları aydınlatıyordu. Takım elbiseli bir adam bir dizinin üzerinde kalmış, elini göğsüne bastırıyordu. Az ilerisinde evrak çantası açıktı.
New York’ta trafik sıkıştı. Taksi şoförü başını eline dayamıştı. Polis araçlarının kırmızı ve mavi ışıkları önlerindeki otomobillere vuruyordu. Yukarıda bir uçak binanın cephesine çarptı. Camlar ve parçalar ateşin içinden koparak sokağa döküldü. İnsanlar başlarını örttü; bazıları zaten yerdeydi.
Minarelerle çevrili bir çarşıda tezgâh devrilmişti. Meyveler taşların üzerine yayılmıştı. Bir adam, önüne yuvarlanan meyvelere dokunmadan dizlerinin üzerinde duruyordu. Başka biri yüzünü iki elinin arasına almıştı.
Rio’da şehre bakan seyir yerinin kalabalığı yere kapanmıştı. Korkuluğun ötesindeki dar çıkıntıda bir adam duruyordu. Sırtı meydana, yüzü boşluğa dönüktü. Arkasında başını kaldırabilecek durumda olanlar vardı; çoğu onu görmüyordu.
İstanbul’da otomobiller birbirine girdi.
Bir aracın ön camı, sürücünün başının çevresinde örümcek ağı gibi çatlamıştı. Yan yatmış bir otomobilin çevresine cam kırıkları saçılmıştı. Yolun üzerinde insanlar ve araçlardan kopan parçalar vardı. Uzakta yükselen dumanlar şehrin çizgilerini örtüyordu.
Kontrol odasında kulaklıklı görevli elini ağzına kapattı. Yanındaki kişi masanın üzerine kapanmıştı. Ekranlarda uyarılar çoğalıyordu. Telsizden cevap gelmiyordu. Kadın görevli başını kaldırıp cama baktı.
Gökyüzünde iki uçağın yolları birleşti.
Çarpışmanın ateşi, akşamın kızıllığından daha parlaktı. Parçalar gövdelerden ayrıldı. Alev alan uçaklardan biri dönmeye başladı. Aşağıda, iki yakanın üzerinde de yangınlar vardı.
On yedi dakika sonra, yerdeki bir adam avucuna dayanıp başını kaldırdı.
Yüzünde kan vardı. Gözlerini açtığında önce birkaç santim ötesindeki cam kırıklarını gördü. Sonra önündeki araçların altını, açık kapıları, hareket etmeyen bacakları seçti. Öteki elini de yere koydu ama doğrulamadı.
Yolun ortasındaki kadın dizlerinin üzerinde kalmıştı. Başını çevirdi. İki eli birden ağzına gitti.
— Aman yâ Rabbim!
Bir çığlık yükseldi.
Kadın yanındaki bedenin üzerine eğildi. Onu kollarının arasına aldı, yüzünü omzuna bastırdı. Yakınında bir adam, ağzı açık hâlde çevresine bakıyordu.
Kontrol odasındaki ekranda bütün uçuşların durdurulduğu yazıyordu. Kulaklıklı görevli, iki eliyle yüzünü kapatmıştı.
Sokağın kenarında bir oyuncak ayı yatıyordu. Kumaşı islenmiş, bir yanı ıslanmıştı. Az ötesinde alevler yükseliyordu.
On yedi dakika geçmişti. Yangınlar sürüyordu.
Ertesi sabah, su birikintileri gün doğumunu yansıtıyordu.
Yangınların çoğu söndürülmüştü. İtfaiyeciler araçların arasından hortum çekiyor, ambulanslar açılabilen dar aralıklarda ilerliyordu. Yanmış bir otobüsün camları yoktu. İçindeki koltukların iskeletleri görünüyordu. Yolun karşısındaki otomobillerin boyaları kavrulmuştu.
Hastanelerin koridorları sedyelerle doluydu. Bir hemşire hastanın başucuna eğildi. Başka biri duvar dibine oturmuş, eldivenli eliyle alnını tutuyordu. Ortadaki dar geçitten sedye geçirilebilmesi için insanlar sırayla kenara çekiliyordu.
Televizyonların önünde kalabalıklar birikti.
New York’tan gelen görüntünün altında geniş çaplı kayıplar yazıyordu. Londra hâlâ toparlanamıyordu. Tokyo’da kayıp sayısı artıyordu. İstanbul’u gösteren ekranda, on yedi dakikada dünyanın durduğu söyleniyordu.
Bir telefon ekranında milyonlarca ölüden söz ediliyordu. Haberi okuyan el, başparmağını yukarı kaydırmadan durdu.
Resmî açıklama yayımlandığında ekranda büyük bir sayı belirdi.
25.017.394.
Altında iki kelime vardı: Can kaybı.
Sunucu önündeki kâğıtlara baktı. Alt şeritte birçok ülkede olağanüstü hâl ilan edildiği, uluslararası kriz masasının toplandığı yazıyordu. Kayıpların tam boyutunun henüz bilinmediği de aynı şeritten geçti.
Haberlerde aynı soru soruluyordu.
Doğal bir afet mi? Teknik bir arıza mı? Biyolojik bir etken mi?
Ekranlar şehirleri yan yana getiriyor, durmuş sistemleri ve yanan binaları tekrar tekrar gösteriyordu. Haritaların üzerinde kırmızı noktalar çoğalıyor, açıklama başlıkları değişiyor, görüntüler yeniden başlıyordu. On yedi dakikanın nedeni hâlâ bilinmiyordu.
Deniz, adanın kayalarına vuruyordu.
Evin içindeki lamba yanıyordu. Adam masanın başında, sırtı odaya dönük oturuyordu. Önündeki duvara bir gazete sayfası asılmıştı. Alt köşesi duvardan ayrılmış, hafifçe kıvrılmıştı.
Manşet, lambanın ışığında okunuyordu:
FELAKETE NE SEBEP OLDU?
Adamın yüzü görünmüyordu.
Yazar yeni bölümler yayınladığında haberdar olmak için hikâyeyi takip edebilirsin.
The Piano Motif
Akış Medya (Bölüm 1)
Henüz yorum yapılmamış. Yorum bırakmak için giriş yapın.